iki dokuz

     Birkaç gün sayınca uygun bir gün olabileceği kararına vardğımı düşünüyorum. Hakikice düşünmenin ertesine varabilecek pek düşüncem olmadı fakat şu günden ve hatta saatten bağımsız düşünemiyorum. Birkaç yıldır yaşanılan çoğı şeyin sorumluluğu altında ezilmeden önce düşünmek için hep çabalarımdan feragat edip zamana yatırım yapma gafletinde bulundum. Bunların hepsine neden olabilmek için ise ayrıca nedenler aramaya koyuldum. Eminim birbirine kafa sallayan birçok neden vardır ancak sorunlarımı nedenlerden ya da sonuçlardan arındırmaya çalıştım. Başlangıçlarla alıp veremedğim var, evet.

    Kısacık kısalıklar... Yan yana sıralayınca sıradan bağımsızlığını duyurmak için yanıp tutuşan epeyce sorunara dönüşüyor. Belli bir sırrın gidişinden ya da çözülüşünden itibaren değil, kısacık aralıklardan ötürü. Neydi geleceğin öfkesi? Huzur mu yoksa gerçek mi? Bunlar karşıt olmasa da aynı da değil. Aynı olmaları için düşünmek ve çabalamak da hiç çabalamamakla karşıt değil. Değiller ve karmaşalarla geçen saniyelerin farkındalığı ise hiç adil değil. Kendi içinde yaptığın kısacık hesap sormaları birkaç sigarayla taçlandıran sabahların ise hiç olağandışı değil. Halkaları birbirinden farklı yarı elastik bir kelepçenin boynundan eline bağlı olması ve elini dudaklarının arasında ağırlaşan kelimelerde tutman nedir? Yoksunluk mu yoksa sözcüklere dayanan yoksulluk mu? İşte bu da bir sonuç değil.

    Yürürken farkına varamazsın yorgunluğunun, tıpkı uyurken de uyanacağının farkına varamadığın gibi. Yaşarken de öleceğinin farkına varamazsın. İnsani dygulardan kendini arındırmak için ellerine, yarattığın kendince doğal zaman dilimlerini eğip bükmeye çabalarken bunları hiç anlamazsın. Zaten zamanı da geçiremezsin, eğemezsin ve bükemezsin; sadece maruz kalırsın. Bir organizmadan hallice sadece maruz kalırsın. Yardım isteyecek kadar aptal olmadığın sürece bir şeylerden alacaklı olarak zamanlarını geçirmeye çalışırsın. Kimileri buna beklenti der kimileri se umut. Almak için pek zaman yok ama alacaklı olduğunu düşünüp tüm geçmişini yapboz parçaları gibi yüzüne yapıştırırken çok zamanın var. 

    Hayat kısa falan değil mesela. Yaşadığın onlarca yıl sadece sana kendini fark ettirmekle uğraşır. Birçok tepki sözüklerini sıraladıktan sonra bakarsın ki ne yaşamışsın ki? İşin yoksa uğraş dur! Zaten işin yok ki. İnsanlardır bugüne kadar seni sana sen gibi gösteren şeyler. Kendine bakmayı ne zaman öğrenmeye başlayacaksın. Herkes ölünce mi? Yoksa sen ölünce mi?

    Asla ama asla iflah edemeyeceğin ufak topluluklar adına konuşup bireysel küllerin için söyleniyorsun. Birilernin birileri için bir şeyler yapmasını dinleyip başrol kovalama hayaliye kendini kandırıyorsun. Başrol sana göre değil, sana kendini dinletmeye çalışanların hakkıdır ve bunu asla kabul edemiyorsun. Ne zaman edeceksin? Birinin sana kabullenmenin o kadar da kötü bir şey olmadığını söylediğinde mi?    

    Her bir yılın ve geçen günlerin kendilerince bir bütün olabilecek gerçeklerini yaşıyorsun. Bikraç gerçek dışında nedeneri üzerinde duramasam da sonuçlarına maruz kalınca akıllanıyorsun ya da bilmiyorum asla akıllanamıyorsun da. Temsili gerçekliğin küçük silüetinden bağımsız yaşamaya kalkınca çok boyutlu bir bünyeye bürünüyorsun. O bünye sana ait değil ki sen göz kırpacaksın sadece. Arada bir de nefes alacaksın. O nefesi de kül kokusuyla taçlandıracaksın. İleri seviye beklenmedik topluluklara maruz kalıp türlü methiyeleri içinde yaşatacaksın. Övmeyeceksin kimseyi belki ama birilerinin övülmesini bekleyeceksin. Birilerini göreceksin, haksızlık diye ağlayanlar. Hak yoktur zaten olması gereken şeyler vardır. Peki ya sen, olması gereken şey misin? 

    İnsanlar görüyorsun uzun süredir. Olduklarından farklı gösterip birbaşka olduklarından farklı olan insanların olduklarından farklı bir biçimde dikkat çekmeyi amaçlayan. Peki ya başbaşa kaldığımızda hangimiz kendimize olduğumuz gibi olduğumuzu itiraf ediyoruz. Zır deli cahil fikirlerimizi üç beş harf arasına sıkıştırıp bizden olmayan kelimeler oluşturup teşhirde sahtecilik yapıyoruz. Bu bir eleştiridir ama hiçbirimizin bundan gerçek anlamda haberi olmayacaktır. Çünkü bilmiyoruz. Ya sen ne kadar biliyorsun? Gerçek misim? İki tane el ya da tek el yani herhangi bir elle yazılan onların hepsinin gerçek olduğunu düşünüyor musun?

    Sorularıla geçen birçok saatin intikamını almaya kalksam hiç konuşmamam lazım. Konuşurken farklı sorunlara yol açıyorum benliğimde. Birkaç gerçeği yamaçlarıma sürdüğünde çöl sıcağım sıcağı sıcağına kabul etmiyor. Ettirmek isterdim ama. Kabul etmenin bir imaj çizdiğini geç de olsa öğrendim. Öğrendim öğrenmesine de ne için buna karar verdim onu bilemedim. Sabahları yaşanılan uyku sersemliği aslında gece ya da sabaha karşı bana tokat atan uyuakalmalarım yeminler edip uygulayamamaktan usandığımın belirtisi mi? Bunca belirti için bir karar da çıkaramadım. Peki ya her şey için tekrar ve tekrar düşümeye değer mi? 

    Yaklaşık birkaç yıl önce soru sormama kararı almıştım. Ne kadar haklıymışım. Böyle yazdığıma bakmayın zaten o gecenin sabahına da kararım ekmek vermemişti. Toprağımı sulayamamıştım. Etrafımda çarşaf çarşaf yazılar var kimileri zamanla silinmiş, kimilerinın silinmesi gerekmiş. Hepsini yırtacağım zaten. Nasıl olsa belki yenisini yazarım. Evet o kişini benim. Yeni deyince yutkunan o kişi yani ben, her şeyi yok edip elbet bir şekilde yenisini yazarım. Çünkü hatrı sayılı bir yorgunluk var. Ayağıma takılıyor mürekkepler ve kesilen odunlar. Geri kalan her şey de beynime takılıyor. Bir yorgunluk için fazla yaşlıyım ya da fazla aradayım. Belki de çok zamanım kalmadı ama hangi süreç için bu geçerli, blmiyorum. Yaşamak için mi yoksa yaşanılırı yaratmak için mi? Söz veriyorum bunun cevabını öğrendiğimde gerekeni yapacağım. Ayrıca son bir soru: Tüm bunlar bir sonuç mudur yoksa bir yol mudur? 

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

fırt

Kesin Viraj

Viraja Girerken Son Çıkıklar ve Kırıklar